5 Temmuz 2014 Cumartesi

KAPLAMA

                                                             


O Mahzun Ben Mahzun Sessizce Oturduk.

- İnanmazlar ! Vallaha inanmazlar! Dedi ve bir sağımdaki komiser arkadaşıma bir de bana baktı sonra bir kez daha mırıldandı kendi kendine Dadaş Orhan:
- “Bir başkomser ve bir de komserle beraber yattım cezaevinde” desem, kim inanır ki gardaş bana sivilde.

98'yılı… Askerdeyim… Otuz yaşından sonra, Baş komiser rütbesinde iken nasipmiş askere gitmek. Yıllarca polise askerlik kaldırılacak diye bekledik. Kalkmayınca en sonunda kısa dönem olarak geldik askere.  Evliydim ve biraz daha beklesem birlikte askerlik yapacağım iki evlat babası idim. Hakikaten çok zor oldu bu şartlarda askerlik yapmak. Aklıma gelmişken,  biz askerlik yaptıktan yıllar sonra da olsa; polislerin askerlik yapmasını kaldıran yasal düzenlemeye emeği geçen herkesi buradan kutluyorum.
             Çok farklı arkadaşlarla tanıştım asker ocağında. Kuzeyinden güneyine,  doğusundan batısına ülkemizin her tarafından farklı insanlarla. Aynı duyguyu Polis Koleji’ne girdiğimde de yaşamıştım. Ama oradakiler nihayetinde zorlu bir sınavı kazanan seçkin insanlardı. Oysa asker ocağı öyle mi? Toplumun her katmanından insan var orada. Baş komiser olduğumu, hele bir de Ankara’da Cinayet Büro Amirliği yapmış olduğumu öğrenenler önce çok şaşırıyor, sonra da; koyu bir muhabbete koyuluyorlardı.
              Öyle ya; nasıl çözülürdü, onca cinayet! Merak ediyorlardı doğal olarak. Tanıdığım her asker arkadaşımda Anadolu insanının ne kadar da kalender olduğuna bir kez daha şahit oluyordum. İnanılmaz güzellikte dostluklar kurmuştum. Hatırladıkça hala mutlu olurum.
Şair demiş ya: “Ankara’nın en güzel yanı, İstanbul’a dönüş anı”. Askerliğin en güzel yanı da; aslında terhis anı. Terhis sabahı 10 dan geriye şınav çekip kepini fırlatan her gidenin ardından bize de nasip olacağı gün yakındır, deyip vira bismillahla yeniden koğuşun yolunu tutmak, geriye doğru şöyle bir bakıyorum da bunlar da zevk veriyor şimdi insana. Her neyse; Sivaslı bir arkadaşım vardı. Bu vesile ile onu da buradan anlatmış olayım ki Anadolu insanının bin türlü haline tercüman olsun. Halim selim bir delikanlıydı. Terhis günü yaklaşmasına rağmen yüzünde sevinç emaresi görülmüyordu. Dayanamayıp sordum bir gün:
- Güzel kardeşim, bak terhis olmak üzeresin. Sevineceğin yerde son derece üzüntülü duruyorsun. Hayırdır?
- Ana yok, baba yok ağabey, her ikisi de öldü. Bir abim var şu hayatta. Yanına gitsem yengem istemez beni. Abim desen; gözümün içine bakar, ne zaman gideceğim diye. Oysa bura iyiydi. Yatacak yer var, yemek var. Senin anlayacağın ne gidecek yerim var, ne sahip çıkacak bir büyüğüm. De bakalım, nasıl sevineyim ben bu durumda.

              Nazım Hikmet’ten “Memleketimden İnsan Manzaraları”, donmuş kalmışım. Hiçbir şey diyemedim Sivaslıya. O mahzun, ben mahzun sessizce birlikte oturduk uzun süre. Çok acımıştım garibana. Ne hayatlar vardı şu garip dünyada. İçerisinde bulunduğum nimetlerin kıymetini bir kez daha çok iyi anlamıştım. 

Şimdi Bizi Attılar

Uzattım biliyorum. Hadi gel artık hikâyeye diyorsun. Dadaş Orhan’ı  merak ediyorsun! 
Neyse gelelim o zaman söze; askerde komiser arkadaşımızla bir hafta kadar disiplin koğuşu cezası almıştık. Hani “yanlış anlaşıldık” diyeceğim ama meslek hayatım boyunca en çok karşılaştığım bu söz karşısında; polis hikâyeleri okuyan ve meseleye az çok vakıf olan senin bile yüzündeki ifadeyi tahmin edebiliyorum… Hülasa,  Meşhur adıyla diskodayız. Bir çeşit askeri cezaevi… Kader diyelim... Meslek hayatımızda hep biz birilerini nezarethaneye, cezaevine atmıştık. Şimdi bizi attılar. Ne yapalım her şey insanoğlu için. Belki de meslek hayatımın ileri aşamalarında empati yapmam için bulunmaz bir nimet. Hadi suçumuzu itiraf edeyim bu arada. “Koğuşta yasak olduğu halde sigara içmek.” Senin anlayacağın yanlış anlama falan yok, düpedüz suç işledik ve ceza aldık işte. O günlerde ilk başta çok üzüldüğüm bu hadiseyi askerlikten sonra hatırladıkça hep gülerim halime.

İnanmazlar! Valla İnanmazlar
           
Hadise duyulur duyulmaz tüm tugay çalkalandı. Zaten meşhurduk, bir anda çok daha meşhur olduk. Disko’ya girdik nihayetinde. Ama biz girdiğimizde, diğer cezalılar dışarıda, kendilerine verilen cezai görevleri yerine getiriyorlardı. Akşamüstü geldiler. Bizi duymuşlar ve son derece şaşırmışlardı. Öyle ya; bir baş komiser ve bir komiser diskoda, bankta yan yana oturuyorlar. İçeri girdiklerinde; son derece sempatik tavırları olan bir tanesi gelip aramıza oturdu. Kara kuru 25 yaşlarında bir delikanlı.
             Sürekli aynı hareketi yapmaya başladı. Sanki ilk kez çok değişik varlıklar görmüş gibi şaşkın bir şekilde bir komiser arkadaşa bakıyor bir bana bakıyor ve "inanmazlar, valla inanmazlar" diye söylenip duruyordu.
Sordum kendisine,

           - Hayırdır kardeş, neye inanmazlar, kim inanmaz?
            Başladı anlatmaya. "Ağabey, benim adım Orhan. Erzurumluyum. Sivil hayatta kulüpte çalışırım. Lakabımda kulüpçü Orhan. Silahla adam yaralama suçundan dört yıl cezaevinde yattım. Birçok kez polis tarafından gözaltına alındım. Ağabey kusura bakma; şimdi ben askerlik bitince memlekete gittiğimde: “Bir baş komiserle hem de Ankara Cinayet Büro Amirliği yapmış bir baş komiserle ve bir komiserle askeri cezaevinde yattım.” Desem, bana kimse inanmaz.
 Başladık hep beraber gülüşmeye. Hakikaten çok trajikomik bir andı. Orhan’ın bu tavırları, bozuk olan moralimi düzeltmeye yetmişti.
Bu arada tugaydaki tanıdığım meslektaşlarımın akşamüzeri ellerinde sigara, yiyecek, içecek paketleriyle bizi ziyarete gelmeleri. Oluşturduğumuz muhabbet ortamları Türk filmlerini aratmayacak güzellikteydi. Bu arada gardiyan arkadaşlara verdiğimiz sigaralar sayesinde ziyarete gelen arkadaşlarım gecenin ilerleyen saatlerinde gidiyorlardı. Onlar gittikten sonra da; getirilen nevalelerle cezaevinde birlikte yattığımız arkadaşlarla sohbet başlıyordu.

Ağabey O Adamı Ben Vurmadım

Disiplin koğuşundaki cezalı arkadaşların çoğu, sivil hayatta da bazı suçlardan sabıkalı tiplerdi. İlk başta hem onlar, hem biz biraz tedirgin olmadık değil; lakin biraz zaman geçip birbirimizi tanıdıkça, tedirginliğin yerini samimiyetler aldı. Çoğunun ekonomik durumunun hiç de iyi olmadığı hemen anlaşılıyordu zaten. Meslektaşımla birlikte dışarıdan yiyecek, içecek getirtip onları incitmeden ikram etmeye çalışıyorduk. Bu yaklaşım ortamı iyice ısıtmış, keyifli hale getirmişti. Herkes halinden memnundu.

           İşin garibi diğer cezalılar bize hiçbir iş yaptırmıyor, bir dediğimizi iki etmiyorlardı. Günler geçtikçe kulüpçü Orhan'la diğerlerine göre samimiyetimiz daha da arttı. Orhan, haliyle tavrıyla tipik bir dadaştı. Son derece mert, kalender bir yapısı vardı. Ayrıca sempatik birisiydi. Bana karşı öyle hürmetkâr davranıyordu ki; mahcubiyet duymaya başlamıştım. Aynı zamanda son derece iyi niyetli, yardımsever bir gençti. En önemlisi samimi ve doğal bir insandı. Cezamız bitmiş normal bölüklerimize dönmüştük ancak onunla olan muhabbetimiz hep devam etti. İyice kanka olmuştuk. Muhabbet ediyorduk etmesine de; Orhan'ın aslında bana bir şeyler anlatmak veya sormak isteyip de sürekli vazgeçtiği hissine kapılmıştım. Nasıl olsa bir gün açılır diye düşünüyordum.

                 Ve işte o gün gelmişti. Orhan nihayet açıldı. Akşam yemeğinden sonra buluşmuş kenarlarda bir yerde sohbet ediyorduk. Kimseye anlatmayacağıma, kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğine söz verirsem bana bir şey sormak istediğini söyledi. Fısıldar bir şekilde. Kendisine tebessüm ettim. Başladı anlatmaya.
           -Hani ben sana “tabancayla kulüpte bir adam vurdum, bu nedenle dört yıl cezaevinde yattım” demiştim ya;
           - Evet kardeş…
           - İşte ağabey o adamı ben vurmadım.
           - Nasıl ya, anlamadım!
           - Ben adam vurulduğunda kulüpte bile değildim. Adamı kulübün sahibi olan eniştem vurmuş.
           -Allah, Allah. Eee..
           -Biz ailecek çok fakiriz ağabey. Eniştem ise çok zengin. Bütün ailemize o bakıyor. Neyse. Adamı vurduktan sonra benimle konuştu. Olayı üstlenmemi, polisleri ayarladığını, bir sorun çıkmayacağını söyledi.
            - ……
            - Bütün ailem eniştemin eline bakıyor. O olmasa biz aç kalırız. Ne yapayım? Mecbur kabul ettim. Beni olayın silahı ile birlikte polislere teslim etti.

Polisler Bunu Niye Yaptılar? Bu Yaptıkları Neydi?

Anlatılanlardan ciddi şekilde rahatsız olmuş, moralim bozulmuştu. Orhan da bunu fark etmiş olacak ki kısa bir sessizlik oldu o esnada. Bir müddet sonra kaldığı yerden anlatmaya devam etti. Asıl o zaman duyduklarımdan dolayı kan beynime sıçradı.
           
- Ağabey, benim anlamadığım ve sormak istediğim şu. Beni teslim alan polisler şehir dışında boş bir araziye götürdüler. Olay silahını elime verip havaya ateş ettirdiler. Daha sonra, bir pamukla ateş ettiğim elime bir şeyler sürdüler.
- ……….
- İşte ağabey. Polisler bunu niye yaptılar? Bu yaptıkları neydi? Bunu anlamadım. Yıllardır düşünür dururum. Korkumdan da bir türlü kimseye soramadım.

Orhan'ın anlattıkları beni dehşete düşürmüştü. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Doğruyu mu anlatsam, geçiştirsem mi? Diye düşündüm bir süre.
            Eğer anlattıkları doğru ise art niyetli meslektaşlarımız olayı üstlenen kişinin olayın faili olduğu kanaatini güçlendirmek için sahte delil üretmişlerdi. Orhan'ın alınan el svabında barut izleri çıktığını, o nedenle olayın failinin Orhan olduğunu ortaya koymaya çalışmışlardı. Ve Orhan'ın bu olaydan mahkûm olduğu düşünülürse bunu da başarmışlardı. Ah ki ne ah!

           
           Ne diyecektim şimdi ben Orhan'a? Nasıl anlatacaktım yapılanları? Anlatmasam garibana ayıp olacak, anlatsam her neyse. Kısaca bir şeyler söylemeye çalıştım. Yıllardır aklını kemiren soruların cevabını anlayabileceği şekilde anlatmaya çalıştım. Polislerin olayın failinin kendisinin olduğunu ispat etmek için sahte delil ürettiklerinden bahsettim. El svabının ne olduğunu anlattım.
Ve "Orhancığım kusura bakma, ben olayın doğrusunun ortaya çıkması için uğraşmak zorundayım"   dedim.

           Boynunu öyle bir büktü ki, "Ağabey, bunları benim sana anlattığım ortaya çıkarsa beni yaşatmazlar, bütün ailemde çok zor durumda kalır."

İşlemediğin Bir Suçtan Dolayı 4 Yıl Cezaevinde Yatmak
           
 İçim öyle bir yandı, öyle bir acıdım ki; ne yapacağımı şaşırmıştım.  Tanıştığımızdan beri Orhan’a hep acımış, haline hep üzülmüştüm. Bu olayı dinledikten sonra daha çok acımaya başladım. Ne demek çaresizliğinden ve işlemediğin bir suçtan dolayı 4 yıl cezaevinde yatmak? Ya buna vesile olanlara ne demeli? Hele hakkaniyet ve adalet için giydikleri üniformanın içinde bunu yapanlara, ne diyeceksin? Bence ne bu dünyada, ne de öte tarafta bunların iki yakası bir araya gelmez ve gelmesin.

 İbreti Âlem İçin Bunlara En Ağır Cezayı Vereceksin     

 Bu konuda daha sonra ne mi yaptım? O sır, istersen bende kalsın.
                            
             Malum, mazi polisliğinde "kaplama" diye bir terim vardı. Orhan'ın hikâyesi tipik bir kaplama olayıydı:
             Bir olayın asli faili ve failleri yerine; bilerek, belli menfaatler temin edilmek suretiyle, olayı üstlenen, olayla hiçbir ilgisi olmayan şahıslara, olayın faili imiş gibi işlem yapılmasıdır KAPLAMA. İnsan olan insanın kanını donduran bir düzenbazlıktır senin anlayacağın. Meslekte en kızdığım tiplerdir bunlar. İbreti âlem için bunlara en ağır cezayı vereceksin.

     Sence Orhan’ın yalan söyleme ihtimali var mı? Bence mümkün değil…
                
                Gördün mü askeri cezaevinde kalmak bize ne de çok şey öğretmiş. Orhan’ın ilk tanışmamızda dediği gibi “inanmazlar valla inanmazlar!” denilecek cinsten hikâyeler ama gerçek hikâyeler…





4 yorum:

  1. Kaleminize sağlık Ercan bey,umarım genç kolejliler sizi takip ediyordur,alacakları çok ders olacaktır,bildiğiniz gibi yaşayıp yazdığınız vakalar kitaplarda da var işin özü sizin aralara sıkıştırdığınız mesajlar Psk.Seyfettin TEKİN Kolejli bir abiniz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sayın Seyfettin Tekin ağabeyim, katkı ve desteklerinize teşekkür ederim.
      Selamlar.
      Kolejli Kardeşiniz: Ercan Taştekin

      Sil
  2. Bu güzel tecrübelerinizi peylaşarak genç nesillerin ufkunun açılmasına vesile olduğunuz için size teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  3. Sayın Fuat Kansu hocam, katkı ve desteklerinize teşekkür ederim.

    YanıtlaSil