19 Ekim 2014 Pazar

EN BABA "ACI"

                                                 


           
    Sevgili Arkadaşım;

               Yer:  Ankara…

               90’lı yıllar…

               30 yaşındayım ve bildiğim kadarıyla bugüne kadar  Ankara’da en genç yaşta Cinayet Büro Amiri olan rütbeliyim. Rütbem, Baş Komiser…Asayiş dünyasında cinayet büro amiri olmanın ya da cinayet büroda çalışmanın son derece itibarlı bir yeri vardır. Gerçekten sorumluluğu çok ağır, görev alanı son derece zor bir yerdir, cinayet amirliği.

                      Çözülmeyi bekleyen faili meçhul cinayetler, katliamlar, vahşetler ve insanın kanını donduran birçok olay. Yakalaman gereken katiller, seri öldürmelerin failleri, cinnet geçirenler, son derece zeki olan şüpheliler vb. Kamuoyu baskısı, herkesin ve her kesimin yakından takip ettiği olaylar. Zamanla yarış, masumların kanının yerde kalmaması için verilen mücadeleler. Soruşturmalarda insanın beynini kemiren belirsizlikler.

                      Gece ile gündüzün farkının kalmadığı, yemek saati diye bir şeyin olmadığı, çoğu zaman şubede bir koltukta uyuya kalındığı, ,ekip otosu içerisinde ekmek arası bir şeylerin atıştırıldığı, sürekli insanın beyninin zonkladığı bir yaşam. Sinirlerin sürekli gerildiği, yüzlerin gülmediği, personel arasında sık sık yüksek sesli tartışmaların yaşandığı anlar.

                Ve çözülmez gibi görünen faili meçhullerin çözüldüğü, yakalanmaz diye düşünülen zorlu katillerin yakalandığı, dökülen kanın yerde kalmadığı başarı anında yaşananlar. Bütün yorgunlukları alıp götüren, tarifi imkânsız mutluluk. Her türlü takdirnamelerden, ödüllerden ve iltifatlardan daha önemli olan kendi kendine hissettiğin müthiş iç huzur.

               
                Sevgili Devrem;

               Büyük bir şehirdeysen, hele de Ankara’daysan bu huzur çok uzun sürmez. Bazen bir zorlu soruşturma biter bitmez diğeri başlar. Bazen de daha bitmeden üst üste gelir. Cinayetin, bilhassa faili meçhul öldürmelerin saati olmaz.

                  Yine öyle oldu. Pazar sabahıydı. Haziran ayının üçüncü pazarı. Yani babalar günü. Yoğun geçen bir gece mesaisinin ardından evde istirahat ederken çaldı telefonum.

                 -Baş komiserim, Etlik semtinde bir evde 8 ile 10 yaşlarında iki çocuk başlarından ateşli silah ile vurularak öldürülmüş.

                   Bilgi veren personelim evin bir Emniyet Amiri meslektaşımıza ait olduğunu ve çocuklarında Emniyet Amirimizin çocukları olduğunu söylediğinde, gerçekten kanım dondu. Önce rüya görüyorum sandım, yok hayır rüya değildi. Her önemli olayda olduğu gibi, nasıl giyindim, nasıl olay yerine intikal ettim hatırlamıyorum. Ve her zamanki gibi kafamda olayın nasıl olmuş olabileceğine dair dönen birçok senaryo.

Sevgili Dostum;

                    Bu arada şunu da paylaşayım, bir cinayetin vb. olayın çözümünde olay yerini mutlaka en kısa sürede görmek ve mümkün olduğunca fazla olay yerini incelemek ve inceletmek çok önemlidir. Bazen bilhassa faili meçhul olaylarda, defalarca olay yerine gider olayı tekrar tekrar yorumlamaya çalışırsın.
                   Olayın yaşandığı eve girdiğimde, olay yeri inceleme ekipleri çalışıyordu. Onların çalışmasına zarar vermemeye azami gayret ettim. Yatak odasında, aynı yatağın içerisinde yan yana, yorgan altında ve yastık üzerinden ateş edilerek öldürülmüştü çocuklar.
                 Hatırladıkça halen hüzünlendiğim çok vahim bir tablo. Gözyaşlarımı zor tutuyorum... Ben kendimi zor tutuyorum ama dışarıda ağlamalar, feryatlar ortalığı inletiyor. Çocukların annesi olduğunu düşündüğün bir kadıncağız “Hep o kadının yüzünden oldu, hep o kadının yüzünden oldu…” diye feryat ediyor. Kameramanlar, gazetecilerle birlikte.. Ortalık tam bir ana, baba günüydü.

 Sevgili Arkadaşım;

                       Öldürülen çocukların annesini sakinleştirmek ve kendisiyle konuşmak oldukça zor oldu. Kısaca “Emniyet Amirinin eşi olduğunu, kocasının pavyonlarda çalışan yabancı uyruklu kadına tutulduğunu, hatta tüm birikimleriyle aldıkları bir dairelerini,  kocasının satıp paralarını bahse konu bu kadına yedirdiğini, aralarında şiddetli geçimsizlik olduğunu, uzun süredir kocasıyla ayrı yaşadıklarını, bugün bir konu için evden çıktığı için çocukların evde yalnız olduğunu, geri geldiğinde ise çocuklarını evde öldürülmüş olarak bulduğunu, olayı muhtemeldir ki, kocasının yapmış olabileceğini” anlattı.

                        Yahu, bu nasıl bir iş? Bu kadın ne anlatıyor? Eğer anlattıkları doğru ise bu nasıl bir aile faciası? Aman Yarabbi. Ama kadının anlattığı doğru olabilirdi. Çünkü çocuklar katledilirken acı çekmemelerine azami gayret gösterilmiş. Yorgan başlarını örtecek şekilde çekilmiş ve yastığın üzerinden ateş edilmişti. Bir yanda korkunç bir vahşet varken bir yandan da aralarına merhamet sıkıştırılmıştı.

                         Çocuklar kendilerinin öldürüleceklerini hissetmeyecekleri bir planla ve uygulamayla öldürülmüştü. Ayrıca eve girişle ilgili herhangi bir zorlama yoktu. Yani evin anahtarı olan, rahatça girip çıkabilecek birisi olmalıydı fail ya da çocukların kapıyı açıp içeriye rahatça alabilecekleri birisi. Bununla birlikte ev içerisinde boğuşma, zor kullanma veya benzeri şiddet bulguları da yoktu. Çocuklar, tanıdıkları birisi tarafından herhangi bir kandırma veya ikna ile ebeveyn yatağına götürülmüştü. Tabi ki bunların hepsi şimdilik birer varsayım sadece.

Sevgili Dostum;

                             Gerçekten de çocukların babası ortalıkta yoktu. Cep telefonu, telsiz vb. hiçbir iletişim aracıyla kendisine ulaşamıyorduk. Üst makamlarımız ise olayla ilgili sürekli bilgi talep ediyordu.

                       Cinayette çalışmanın en zor yanlarından biriside olayı çözmeye çalışırken, olay daha sıcakken üst makamların sürekli bilgi talep etmesi ve bu taleplerle uğraşırken çalışmaların aksamasıydı. İşte o zamanlarda yaşanan aksaklıkları gördüğümden,  karar vermiştim asayiş şube müdürü, emniyet müdür yardımcısı ve emniyet müdürü olduğumda olay daha yeniyken cinayet personelini bilgi vermeleri için sıkıştırmayacağıma… Her neyse…

Sevgili Arkadaşım;

                          Öncelikle mutlaka çocukların babası Emniyet Amirimizi bulmalıydık. Ve içimden bir ses “inşallah olayın faili değildir ve bir cinnet hali yaşayıp olayın faili ise inşallah başka bir yerde intihar etmemiştir” diyordu.
                            Sanırım çocukların babasını bahsi geçen pavyonlarda çalışan yabancı uyruklu kadına ulaşarak bulabilirdik. Bir şekilde kadının adresini bulduk. Anıttepe semtinde oturuyordu. Görev gerçekten zordu. Eğer doğruysa çocuklarını katleden ve elinde silah bulunana bir meslektaşımızı yakalamalıydık. Ve belki de başkalarını da öldürmeyi düşünen bir şüpheliyi yakalamaya çalışıyorduk. Yine zamanla yarış, yine hiç hata yapmamak, yine  hiçbir şeyi atlamamak.



Sevgili Devrem;

           Aradan 17 yıl geçmiş olmasına rağmen bu olayı hatırlamak ve kaleme almak beni çok üzüyor. Devamını anlatmaya şimdilik yüreğim tahammül edemiyor... Çünkü devamında yaşananlar da çok acıydı benim için.
Son derece seri bir şekilde Emniyet Amirimizin dost hayatı yaşadığı iddia edilen kadının adresine intikal ettik. Emniyet Amirinin bindiği aracı ve plakasını da tespit etmiştik. Evin çevresinde aracı aradık yoktu. Her ihtimale binaen eve çok dikkatli girmeliydik. Kendi güvenliğimize azami dikkat ederek belirtilen dairenin zilini çaldık.
Bir müddet sonra kılığından kıyafetinden yabancı uyruklu olduğu anlaşılan bir kadın tarafından kapı açıldı. Kadıncağız önce çok şaşırdı ama kısa bir süre sonra içimizden bir komiserimize bakarak tebessüm etmeye başladı. Kendisine kibarca görüşmek istediğimizi belirtip içeri girip giremeyeceğimizi sorduk. Yarım yamalak Türkçesiyle bizi içeri davet etti.
Değerli Arkadaşım;
Cinayet soruşturmalarında bilgi almak istenen kişilere olay hakkında çok detay vermeden bilgi alınmaya çalışılır.. Bizde öyle yaptık… Bir konudan dolayı Emniyet Amirimizle görüşmek istediğimizi ama kendisine ulaşamadığımızı, Emniyet Amirimizle bu gün görüşüp görüşmediğini sorduk. Görüşmediğini belirterek kötü bir şey mi oldu? Diye sordu. Yine olay hakkında detaylı bilgi vermedik. Daha çok kadıncağızın konuşmasını sağlamaya çalıştık. Nasıl tanıştıklarını vb. konuları anlatmasını istedik. Uzun uzun anlattı. En çok Emniyet Amirinin eşi ile olan geçimsizliklerinden bahsetti. Eğer başına kötü bir şey gelmişse mutlaka kendini arayacağını belirtti. Bu arada kadıncağızın kapıyı açtığında bakarak tebessüm ettiği komiserimizle önceden tanıştığını fark ettim. Komiser arkadaş rahatsız olmasın diye bu konuda o esnada bir şey sormadım.
Değerli Devrem;
Uzun bir müddet sonra ev telefonu çaldı. Öncesinde kadıncağıza, Emniyet Amiri aradığında ne yapıp edip onu sakinleştirmeye çalışmasını, eve getirmeye çalışmasını ve bizim orada olduğumuzu hissettirmemesini sıkı sıkıya tembih etmiştik.. Kadıncağız telefonu açtı. Gerçekten de arayan Emniyet Amirimizdi ve kadıncağız ne kadar gayret ederse etsin rolünü iyi oynayamıyordu.
Baktım iş iyice kötüye gidiyor. Aldım kadının elinden ahizeyi. “Amirim saygılar. Ben Baş komiser Ercan.” Diye kendimi takdim edip konuşmaya başladım. Konuşmayı mümkün olduğunca uzatıp sakinleştirmeye çalışıyordum. Ancak ne var ki, bana sarf ettiği her kelime intihara adım adım yaklaştığımızı çocuklarıyla başlayan bu cinnetin kendini öldürmeyle sonuçlanacağını gösteriyordu. . Hissettiğim şeyden vazgeçirmek için elbette çok uğraştım. Ama nafile. Bir müddet sonra kapatmaması için çok ısrar etmeme rağmen telefonu kapattı.
Konuşmalarımız esnasında ailevi sorunlarından bahsetti. İntihar etmeye karar verdiğini, çocuklarını geride bırakmak istemediği için öldürdüğünü anlattı. Allahım bu ne cinnetti. Ayrıca bazı meslektaşlarımızın isimlerini vererek onlara ulaşmamı ve kendisine haklarını helal etmelerini iletmemi istedi.
Sevgili Arkadaşım;
Telefon görüşmesinden sonra evin içerisi iyice matem havasına büründü. Kadıncağızda nelerin olup bittiğini anlamıştı. Of ki of!
İçim yanıyor, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor gibiydim. Bir yandan da telsiz ile telefon ile başta Emniyet Amirimizin araç plakasını anons etmek olmak üzere talimatlar yağdırıyordum. Ne yapıp edip intihar etmeden bulmalıydık. Ama nasıl? Bu arada saatler saatleri kovalıyordu. Sabahtan beri uğraşıyorduk ama şüpheli Emniyet Amirine ulaşamıyorduk.
Yaklaşık saat 23 civarıydı. Ve maalesef ikinci acı haber geldi. Ankara-Kızılcahamam yolunda trafik ekipleri Emniyet Amirinin aracını tek taraflı kaza yapmış halde bulmuşlar ve kendisi de aracın içinde eks olmuş. Hemen belirtilen yere gittik. Yaptığımız olay yeri incelemesi sonucunda, araç hareket halinde iken tabanca ile kafasına ateş ederek intihar ettiğini tespit ettik.
Sevgili Dostum;
Gece yarısı yıkılmış bir halde evime döndüm. Kuvvetle muhtemel babalar günümü kutlamak için gün boyu beni bekleyen çocuklarım ve eşim uyuyakalmışlardı. Bir yanda babalar gününde babaları tarafından katledilen çocuklar ve bir yanda da bir babalar gününü daha babasız geçiren çocuklarım. Bitkin ve hüzünlü bir şekilde yatağıma uzandım.
Ne zor meslek şu polislik. Zor olduğu kadar hakkını vererek ve dürüstçe yapıldığında da çok kutsal…
Hani bana sık sık sorarsın ya meslekte seni en çok etkileyen olaylar hangisi diye. İşte onlardan biridir bu olay. Ama beni etkileyen şu ana kadar anlattıklarım değil sadece, şimdi anlatacaklarım…
Sevgili Arkadaşım;
Hatırlıyor musun? Emniyet Amirinin dostu olduğu ifade edilen pavyonlarda çalışan yabancı uyruklu kadın bize kapıyı açınca önce çok şaşırmış arkasından yanımda bulunan komiserimize bakarak tebessüm ettiğini söylemiştim. Ve sonrasında da o komiserimizle tanışıklığı olduğunu fark ettim demiştim. Doğruymuş. En garip olanı ne biliyor musun?
Normalde, önceden, o gün bizim o komiserle buluşmak için o kadıncağız randevulaşmışlar. O komiserle birlikte bizi evinin kapısında görünce, komiserimizin kendisine şaka yaptığını zannetmiş. Ne garip değil mi? Bir yanda belki de o kadın için çocuklarını katleden kendi intihar eden bir meslektaşımız diğer yanda aynı kadının diğer birlikte oldukları... Bunu öğrendiğimde acım bir kat daha artmıştı.
Sevgili Devrem;
Karanlık sokaklara dalarak yolunu kaybeden, gayrı meşru hayatlara battığı için ne çok meslektaşımızı kaybediyoruz. Ne çok aile faciaları yaşıyoruz maalesef. Dilerim bu konudaki sistematik ve önleyici çalışmalar en üst düzeye çıkarılır.
Evet devrem. Babalar gününde iki evladını katledip intihar eden meslektaşımızın, aynı meslektaşımızın bir pavyon kadınıyla olan gayrı meşru birlikteliği ve aynı pavyon kadınının aynı zamanda diğer meslektaşlarımızla da birlikte olduğunu bildiğimiz an “baba” acı bir hikâye bu..
Ki, onca zaman sonrasında bu trajik olayın kalemimden dökülürken hala benim, okurken şuan andan itibaren senin içini yakıyor olmasının tek nedeni de bu hikayenin gerçek ve benzer öykülerinin ne yazık ki, sayısız olması…
Esen Kal…












11 Temmuz 2014 Cuma

BİR MASKELİ GASP KOMEDİSİ

Başımızdan aşağı kaynar sular dökülmüştü adeta.

 Şüpheliyi nezarethaneye koyuyoruz. Tutanakları tutalım. Sonra ifadelere başlarız komiserim.”
      
 “Tamam, olur Hüseyin.”    Dedim sessiz bir şekilde iç çekerek.

                         Polis Hüseyin’in bahsettiği şüphelileri gasp suçundan gözaltına almıştık akşamüzeri. Yine bir ağırlık çökmüştü üzerime. En çok da bu gasp şüphelilerine acırım. Cezası diğer suçlara göre gerçekten çok ağır. Son yakaladıklarımıza da bunun için gerçekten çok acımıştım. Cahil çocuklardı. Şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyordu. Zaten cin gibi olan sabıkalılar cezasının ağır olduğunu bildikleri için gasp suçunu hemen hemen hiç işlemezler. Gasp; ”cahil ve aptal suçu” olarak görülür.
                         Memur arkadaşlar zorlu bir olayı daha aydınlatmanın keyfini yaşıyorlardı. Gürültülü bir şekilde tutanakları yazıp çiziyorlar, ben de kenarda oturmuş çayımı ve sigaramı içerek onları seyrediyordum. Yaklaşık bir saat kadar sonra ekibin yazıcısı Hüseyin seslendi:

          “Komiserim, gasp edilen altınlar nerde? Bulamıyoruz.”

        “Ekip arabasındaki naylon poşetin içerisindeydi. Yukarı çıkarken almadınız mı?” diye cevapladım Hüseyin’in sorusunu.  Şaşırmıştım bulamamasına.

          Ben Hüseyin’e bu cevabı verince ekip şoförü İsmail olduğu yerde adeta dondu kaldı. Önce boş boş bize baktı. Kısa bir müddet sonra kıpkırmızı bir yüzle kekeleyerek konuşmaya başladı.

         “Ne dedin komiserim? O poşetlerin içinde, altınların olduğu poşet de mi vardı!? Siz arabadan indikten sonra, ben araçtaki tüm poşetleri, yemek artığı çöpler diye çöp kutusuna attım.”

          Bu sefer donup kalma sırası bizdeydi. İsmail’i duyunca hepimiz adeta şoka girmiştik. Az önce zorlu bir gaspı aydınlatma sevincinin yerini, şimdi ciddi bir şaşkınlık almıştı. Başımızdan aşağı kaynar sular dökülmüştü adeta.

         “N’aptın İsmail, ne yaptın! Hangi çöp kutusuna attın?” Diye soran Hüseyin’in sesi bu kez çok yüksek çıkmıştı haklı olarak.

                     İsmail; “Şubenin girişindeki çöp konteynırına”  der demez, hep birlikte çöp konteynırının olduğu yere koşmaya başladık. Fırtınalar esiyordu kafamda, ya bulamazsak? Çok kötü bir duruma düşerdik. Biz koşarken diğer bürolar ve koridorlardaki memurlar şaşkın bir şekilde bize bakıyorlardı. Resmen hırsla saldırdık çöp konteynırına. Çöp kutusunu karıştırarak içerisinde altınlar olan poşeti bulmuştuk nihayet. Derin bir nefes aldık. Ama halimiz gerçekten çok komikti. Hem sıcak havadan, hem de koşmaktan dolayı terden sırılsıklam olmuştuk. Bir de çöp kutusunu karıştırmak. Nevrimiz dönmüştü hepimizin. Tekrar şubeye çıktık. Herkes birbirine bakıp gülüyordu. Bir yandan da hepimiz İsmail’e takılıyorduk; bizi ne hallere düşürdün diye.

                 O anları hatırladıkça halen gülerim. Gerçi bu soruşturma baştan sona hep sıra dışı ve komik olaylarla doluydu. Binlerce soruşturma yapmıştım ama bunun gibi enteresan ve trajikomik olayların yaşandığı başka bir soruşturma daha hatırlamıyorum. İlginçlikler ardı ardına sıralanmıştı olayda..

                Bahsi geçen altınları ele geçirdiğimiz yer de çok garipti. Altınları şüphelilerin evindeki turşu bidonundan çıkarmıştık. Hepimizin bildiği, anam babam turşu bidonu işte. Failler gasp ettikleri altınları turşu bidonunun içerisine saklamıştı. Şüphelilerin sorgusunda öğrenmiştik, altınları evlerindeki turşu bidonuna sakladıklarını. Sonra da birini refakate alıp altınları zapt etmek için evlerine gelmiştik. Biz bu çalışmayı yaparken ekip şoförümüz İsmail de ekmek arası bir şeyler yaptırmaya gitmişti. Uzun süredir ağzımıza lokma koymamıştık.

                Turşu bidonunun içinden zapt ettiğimiz altınları naylon poşete koymuştuk. Dönüşte ekmek arası yiyeceklerimizi yemiş, onların da çöplerini yine naylon poşetlere koymuştuk. Nereden bilebilirdik naylon poşetlerin bizi bu kadar ızdıraba sokacağını. Biz altınları arabada unutunca, İsmail hepsi çöp poşeti diye çöpe atmış. Neyse ki Allah’tan kısa sürede fark ettik de altınları bulduk. Ya bir de bulamasaydık…

    “Allah’tan kadını öldürmemişler!” diye geçirdim içimden.

                   
        En iyisi yaşananları başından anlatmaya başlamak. Ankara, gasp masasında büro amir yardımcısı olarak çalıştığım günler. Muhtemelen 96 yılı.
        Sıcak bir yaz günü. Olayın yaşandığı gün son derece sakin başlamıştı aslında. Öğle saatlerine kadar da bu sakinlik devam etti. Şubedeydim. Öğle saatlerine doğru bu fırsat her zaman ele geçmez deyip eve yemeğe gitmeye karar verdim. Rahat bir şekilde şoförümün kullandığı araçla yola çıktık. Tam eve yaklaşmıştık ki telsiz muhaberesinde birden fırtına koptu. Dikkat kesildim. Yüzüncü yıl semtinde bir olaydan bahsediliyordu. Maskeli şahıslar, kaçış istikametleri, ambulans talebi. Çoğu zaman olduğu gibi her kafadan bir ses çıkıyordu. Konuşmalar esnasında “altınları gasp etmişler” cümlesi geçince ister istemez olay yerine yöneldik. Bizim evde öğle yemeği hayali yine suya düşmüştü anlaşılan. Bizdeki de şanstı hani.

        Alelacele intikal ettik malum yere. Her katta yaklaşık on iki, on üç dairenin olduğu, sekiz on katlı çok büyük bir site alabildiğine uzanıyordu önümde. Olay, sekizinci katta kısaca şöyle olmuş: Evde sadece yaşlı karı koca yaşıyor. Bey emekli üst düzey bürokrat. Öğle saatlerine doğru evin beyi bakkala gitmek için evden dışarı çıkar.Yaklaşık üç beş dakika sonra evin zili çalar. Evin hanımı kapıyı açar. Bir de bakar ki karşısında maskeli, elleri bıçaklı ve sopalı üç kişi. Yaşlı kadıncağız o esnada bayılır. Şüpheliler, kadının kolundaki bilezikleri alıp ortadan kaybolurlar. Adamcağız eve geldiğinde, eşi halen kapının önünde yarı baygın halde yatmaktadır. Hemen 155’i arar.
         Polis merkezi ekibi, ilçe sivil ekip bizden önce gelmişti olay yerine. En kötüsü de acılı insanlardan bilgi almaya çalışmaktır. Gerçi alınacak çok bir bilgi de yok aslında. Şüphelilerin yüzünde kar maskeleri varmış. Ve üç kişiler. Tüm bilgi bu kadar. “Allah’tan kadını öldürmemişler!” diye geçirdim içimden. Bayıldığı için sevindim bir an,zaten karşı koyamazdı ama yanlış bir hareket ölümüne sebebiyet verebilirdi.

         Eşkâl yok. Yaş aralığı yok. Cinsiyetleri bile belli değil. O yıllarda güvenlik kameraları zaten yok. Samanlıkta 3 maskeli iğne aramaya benziyordu yani. Kadını sakinleştirip dinlemeye çalışırken sessizce polis Hüseyin geldi yanıma, elinde bir  kâğıt parçası uzatarak fısıldadı:

“Komiserim, olay yerine ilk gelen ekipler asansörde bu kâğıt parçasını bulmuşlar.” 

Kâğıdı heyecanla aldım elime. Duvarlara asılan büyük boy manzara resimli takvim yaprağından koparılmış avuç içi kadar bir kâğıt parçası. Resimsiz düz beyaz kısmında, Manisa ilinde askeri bir adres yazıyordu. Bir anda söndü tüm heyecanım. Olayla çok ilgisi olacağını zannetmemiştim. Kâğıda göz ucuyla şöyle bir bakıp, tekrar Hüseyin’e verdim. Kocaman bir sitenin asansöründe bulunan kâğıt parçasının gaspla ne ilgisi olabilirdi ki? İşi yok da gaspçılar olay yerine üzerlerinden kâğıt mı düşüreceklerdi? Üstünde fazla durmadan devam ettim soruşturmaya.

           Fakat “Teyzeciğim, hatırlayabildiğiniz başka bir şey var mı?”gibi tekrarlayan sorularımıza aldığımız farklı bir cevap yoktu.

             Olay yeri inceleme birimleri de herhangi bir maddi delil bulamamıştı. En garibi görgü tanığı da yok. İşte bu gerçekten çok ilginçti. Koskoca sitede , yaz günü, güpegündüz maskeli gasp oluyor bir tane görgü tanığı yok iyi mi? Gazetecilerin de haberi olmuştu, her zamanki gibi. Çıkabilecek haberleri kolaylıkla tahmin edebiliyordum.”Başkentin göbeğinde gündüz vakti eşkıyalık . Kar maskeli soygun. Başkent, Teksas’a döndü vb.” Moralim bozulmuştu. Burnumdan soluyordum. Aklım çıkar bir yol arıyor, fakat sürekli saplanıp kalıyordu. Çıkmaz sokaktan çıkmalıydık. Ekipçe Şubeye döndük. Konuyla ilgili değerlendirmelere başladık.

Güpegündüz kar maskesi ile konuttan gasp mı yapılır!

           “Bana göre şüpheliler aileyi tanıyor. Evde karı kocadan başka kimsenin olmadığı biliyorlardı. Evi takip ettiler. Kadını gasp etmek için kocasının alışverişe çıkmasını beklediler. Ayrıca kadının kollarında yüklü miktarda altın olduğunu da biliyorlardı” dedi polis Hüseyin. Tahmini aklıma yatmıştı.

           “Bence aile de şüphelileri tanıyor ama çok yakından değil” dedim. İsmail anlamamış gibi yüzüme bakınca izah etmeye çalıştım. “Çünkü kadın tarafından önceden tanındıkları için kar maskesi taktılar.” Diye açıkladım teorimi.

           O ana kadar hiç sesi soluğu çıkmayan polis Ahmet;

          - “Komiserim bence bunlar son derece acemi ve toylar.” Dedi sakince.

-  “Hayırdır Ahmet, neden öyle düşündün?” Diye sordum.

-  “Baksana komiserim bir kişinin rahatlıkla yapabileceği bir gaspa üç kişi gelmişler.”

            Ahmet genelde az konuşur, ama iyi tahlil yapardı. Ne de olsa yılların birikimi vardı. Söyledikleri akla yatkındı. Başımı hafif sallayarak kendisini onayladığımı belirttim.

- “Hem güpegündüz kar maskesi ile konuttan gasp mı yapılır! Ya komşulardan birileri görse? Düpedüz acemi bunlar. Bunlardaki de cahil cesareti. Failleri çok uzaklarda aramaya gerek yok bence. Aile ile irtibatlı birileri olma ihtimalleri yüksek” diye de devam etti.

            - “Öyle de olsa işimiz çok zor.” Diyerek söze girdi İsmail, hafif alaycı bir ses tonuyla.

            - “Hadi adamları bulduk, nasıl delillendireceğiz? Mağdurun teşhis etmesi mümkün değil, hiçbir şey hatırlamıyor. Görgü tanığı da yok. Zor bu iş komiserim.”

            - “Gasp edilen bileziklerin herhangi bir özelliği var mıymış, sordunuz mu ?” Diye sürdürdüm konuşmayı.

            - “Aklımıza gelmedi komiserim gidince soralım,” dedi İsmail.

Tam azarlayacaktım vazgeçtim. Zaten moraller bozuktu, iyice bozmaya gerek yoktu. Ulan arkadaş bu da atlanır mıydı?

- “İyi, tamam sorun. Özelliklerini öğrendikten sonra satılması muhtemel kuyumcular civarında da araştırma yapın. Oradan da neticeye gitmeye çalışalım.” Dedim, otoriter bir şekilde.

- “Tamam efendim.”

            - “Şu kar maskesi satan işyerlerini de bir dolaşın. Son günlerde üç tane birden kar maskesi alan olmuş mu? Öncelikle olay yerine yakın çevreden başlayın.”

            - “Anlaşıldı komiserim.”

- “Ayrıca evlerine temizliğe gelen, yoğurt süt getiren vb. etraflarında bu işi yapmaya müsait kim varsa inceleyelim. Ortalık sakinleşmiştir. Gidin mağdur kadın ve kocası ile tekrar görüşün incelenmesi gerekenleri belirleyin. Zaman kaybetmeden araştırmaya başlayın. Ayrıca evin çevresindeki işyerlerinde çalışanları da inceleyin. Yakın tarihte işten çıkanlar falan var mı araştırın. Mahallenin serserilerini de araştırmayı unutmayın” diye arka arkaya yapılacak işleri sıraladım, makineli tüfek gibiydim. Zihnimde şimşek gibi çakıyordu fikirler, istediğim de buydu zaten. Biraz da olsa rahatlamıştım.

             Tam o esnada emekli bürokratın ortalığı ayağa kaldırabileceği aklıma geldi.”Eve gittiğinizde her türlü çalışmayı en üst düzeyde yaptığımızı hissettirin. Adamlar sağı solu ayağa kaldırmasınlar şimdi. Bir de onlarla uğraşmayalım.” Bu önemliydi. Yoksa, müştekilere aspirin tedavisi yapmaktan, olayı çözmeye vakit bulamazdık.

             Ekibi tekrar olay yerine göndermiş, ben şubede kalmıştım. Çay ve sigara seansları başlamıştı tekrar. “Faili meçhul olayın mı var; derdin var!” psikolojisine girmiştim. Yine kafamda cevabını bilmediğim birçok soru dönüp duruyordu sürekli.
             Tüm suç çeşitlerinin soruşturmaları gerçekten çok zordur. Cinayet, hırsızlık, gasp hepsi birbirinden zorludur ama en zoru gasp suçlarının soruşturması sanırım.

 Gasp soruşturması gerçekten zordur.

          Cinayette genel olarak maktulle katil arasında bir bağ vardır çoğu zaman. Çok sıra dışı ve birbirini hiç tanımayan kişiler arasında ani gelişen cinayetler hariç tabii ki. Ayrıca bir öldürme sebebi vardır. Olayın işleniş şekli, suç aleti, olay yeri vs., bu durumlarda faili meçhul çözümünde yardımcı olur dedektiflere.

         Ev, iş yeri hırsızlığı vb. suçlar, herkesin işleyebileceği suçlar değildir. Ciddi uzmanlık gerektirir. Bu nedenle bu tip suçları genelde sürekli hep aynı şahıslar işler. Bu da soruşturmada biraz da olsa yardımcı olur. Gasp ise; öyle değildir. Soruşturması gerçekten zordur. Bu nedenle asayiş suçları içerisinde aydınlatılma oranı en düşük olan suç gasptır. Cinayet aydınlatmaları, yüzde doksan civarında, hırsızlık aydınlatmaları yüzde kırk dolayında gasp aydınlatmaları ise; yüzde on ile yirmi arasındadır. Yine belirteyim istisnalar kuralı bozmaz.

 Kaçanlar ve kovalayanlar!

                     
       Birkaç saat sonra Polis Hüseyin telefonla aradı.

       - “Komiserim tekrar görüştük aile ile. İrtibatlı birçok adres ve kişi belirledik. Birkaç sene önce evlerine temizliğe gelen bir kadının 20’li yaşlarda iki oğlu varmış. Adreslerini aldık. Biz önce onları inceleyeceğiz. Ahmet’ler de mahalleyi araştıracaklar.”

          - “İyi tamam Hüseyin. Zaman kaybetmeyin. Acele edin. Bileziklerin bir özelliği var mıymış?”  Dedim ciddi bir şekilde.
         
           - “Yok, komiserim herhangi bir özelliği yokmuş bileziklerin.” Diye soğuk bir sesle cevap verdi. Anlaşılan Hüseyin, bileziklerin satılabileceği yerlerde çalışma yapmakla sonuca gidebileceğimizi düşünmüyordu.

           Önemli faili meçhul soruşturmalarında zaman kaybetmemek çok önemlidir. İlk saatler, ilk günler olay daha sıcağı sıcağınayken yoğun bir şekilde çalışmak gerekir. Siz failleri tespit edip yakalamak için uğraş verirken onlar da tespit edilmemek ve yakalanmamak için uğraş verirler. Ciddi bir oyun alanına dönüverir soruşturma. Kaçanlar ve kovalayanlar!

           Şubede canım sıkılmaya başladı. Ama yapacak bir şey yoktu. Soruşturmanın başarısı için ekiplerin çalışmalarını en iyi şekilde organize etmem gerekiyordu. Hem herhangi bir şeyi atlamamak, hem de mükerrerliğe sebep vermemek. Bunun içinde en uygun yönetim yeri şubeydi.

          Kısa müddet sonra Hüseyin tekrar aradı. Hayırdır inşallah; diye açtım telefonu.

-          Komiserim, bil bakalım ne oldu?” Diye sordu sevinçli bir sesle.”Hayırdır Hüseyin, ne oldu?” diye cevapladım şaşkın bir şekilde.

-          Yahu komiserim, olay yerinde sana asansörde bulunan bir kağıt parçası vermiştim ya.

-          Evet hatırladım.. Büyük boy takvimden koparılmış avuç içi kadar bir parçaydı. Bir asker adresi yazıyordu. Fakat pek önemsememiştim.

-          İşte komiserim onun koparıldığı yeri bulduk. Dedi heyecanla.

-          Nerde buldunuz?

-          Bu geldiğimiz evde bulduk komiserim. Hem daha güzeli ne biliyor musun?
                          Kalp atışlarım hızlanmaya başlamıştı bile. Lafı dolaştırmasına da sitem ederek sordum.
-          Neymiş Hüseyin daha güzeli?

-          Bu evin 20’li yaşlarda iki oğlu var demiştim ya. Bir hafta önce memleketlerinden akrabaları bir genç gelmiş. Şu an dışarıdalarmış. Biz burada sabite geçiyoruz. Bu iş bunlara “cuk” diye oturur komiserim.

-          İyi tamam çok dikkat edin. Takviye ekibe ihtiyaç var mı?

-          Bir ekip daha gelse, iyi olur efendim.

-          Ahmet’e sen adresi ver. Ben talimat veriyorum.


Nasıl gaspçı yahu bunlar !!!


                      Telefonu kapattıktan sonra hayretler içinde kalmıştım. Beklemediğimiz bir olumsuzluk olmazsa olay çözülmek üzereydi. Hiç beklemediğimiz yerden müthiş bir delil bulmuştuk. İşe yaramaz dediğimiz kağıt parçası, ne de çok işe yaramıştı. Eğer hadise böyle aydınlanırsa ilk defa bu kadar kolay faili meçhul maskeli gasp çözmüş olacaktık. Olayla ilgili tahlillerimizde neredeyse tamamen tutacaktı.

                       Zorlu soruşturmalarda olumlu gelişme beklerken zaman durağanlaşır ve geçmek bilmez. Stres zirvededir… Ne olacak; tamam mı? Ya beklemediğimiz olumsuz bir gelişme olursa.

                     Yaklaşık bir saat kadar sonra Hüseyin telefonla arayıp malum şahısları aldıklarını ve şubeye seyir halinde olduklarını telsizden anons etti. Anonstan yirmi dakika kadar sonra da iki ekip üç şahısla şubeye geldiler. Şahısları sorgu odasına götürürlerken gördüm. Nasıl gaspçı yahu bunlar! diye söylendim kendi kendime.
                 
                   Gençlerin hiç de öyle sabıkalı ve serseri bir görüntüsü yoktu. Her önemli sorguda olduğu gibi büroya derin bir sessizlik çökmüştü. Ve bu kesin netice alınıncaya kadar devam ederdi. Netice alındıktan sonrada ortalık gürültüden geçilmezdi.

                  Hüseyin yanıma gelip bilgi vermeye başladı.

-          Üçünü de ayrı sorgu odalarına koyduk komiserim. Gözaltına aldığımız andan itibaren de kendi aralarında hiç konuşturmadık.

-          Şu ana kadar bana verdiğin bilgilerden başka ekstra bir bilgi var mı?

-          Yok komiserim.

-     İyi sence en zayıf halka hangisi hangisinden başlayalım? Diye sordum.

          Bu gerçekten çok önemliydi. Çoklu şüphelilerin olduğu suçlarda, failleri bir an önce çözmek için, en zayıf halkayı bulup sorguya oradan başlamak gerekir.

-          Misafir çocuktan başlasak uygun olur efendim.

-          İyi siz başlayın. Gelişmelere göre gerekirse ben de katılırım. Dedim.


          Sorgu, soruşturmanın en önemli aşamalarındandır. Hem bilgi gerektirir, hem de sanat. Bazen birilerinin saatlerce hatta günlerce sorgulayıp mesafe alamadığı durumlarda yeni bir sorgucu, kısa sürede mesafe alabilir. O nedenle sorguya hep birlikte girilmez gelişmelere göre sonradan takviyeler yapılır. Bu sefer de öyle yapacaktık. Memur arkadaşlar başlayacak, ben gerekirse sonradan dâhil olacaktım.

         Yaklaşık beş on dakika sonra sorgu odasından çıkan Hüseyin’in yüzünde vakur bir ifade vardı.

       “Tamam, komiserim itiraf etti. Altınlar evdeymiş. Uygunsa hemen gidip alalım.”

              “Üçünü birden götürmeye gerek yok. Birini götürelim yeter. Evde nereye koymuşlar altınları?”

        “Bir poşete koyup turşu bidonunun içine saklamışlar.”

       Altınların turşu bidonuna saklandığını duyunca, beni bir gülme aldı.

             “Ulan arkadaş başka yer bulamamışlar mı? Bunlar harbiden acemi ha..”

              “Evde arama yaparsak bulamayalım diye oraya saklamışlar.” Diye gülerek cevap verdi Hüseyin.

            Hayretler zinciri devam ediyordu. İşlerin bu kadar rast gitmesi, olayın bu kadar kısa sürede aydınlatılması çok şaşırtıyordu beni. Sanki gerçek hayatta zorlu bir soruşturma yapmıyorduk da senaryosu belli bir film çeviriyorduk.


Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar.

          Seri şekilde iki ekiple yola çıktık. Ne olur, ne olmaz diye son derece acele ediyorduk. Biz hızla şüphelilerin evine girerken seslendi İsmail; “Komiserim, sabahtan beri arkadaşlar hiçbir şey yemedi. Ben yakın bir yerden ekmek arası bir şeyler yaptırıp geleyim.”

- “Acele et kardeş o zaman”

- “İki dakikaya yaptırırım komiserim.”

      Kapıyı evin kadını açtı. Gariban kadıncağız sabahtan beri neler olup bittiğini bilmediği için endişeden bayıldı, bayılacaktı. Alışmıştım artık faillerin ailelerinin bu hallerine. Ama yine de her seferinde içim acırdı. Doğrudan mutfağa geçtik. Kadıncağız da meraklı gözlerle bizi izliyordu. Hiçbir şeyden haberinin olmadığı kesindi. Hüseyin refakatteki şüphelinin gösterdiği en köşeye itinayla saklanmış turşu bidonunu çıkardı. Doğruydu gasp edilen altınları bulmuştuk. Hemen çıkardık. Birkaç kat naylon poşetin içine koyduk.

      Biz turşu bidonundan altınları çıkarırken ev sahibi kadının gözleri fal taşı gibi açıldı. Sanırım o ana kadar, çocukları ve yeğeninin kavga vb. suçtan yakalandığını düşünüyordu. Altınları görünce işin renginin farklı olduğunu anlamış olacak ki, başladı ağlamaya. Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar.

        Biraz teskin etmeye çalıştık. Ama ne mümkün. O esnada İsmail de gelmişti. Araçlara binip şubeye hareket ettik. Altın poşetini ayağımın olduğu yere koymuştum. Sağ olsun şüpheli çocuğa da yaptırmış yiyecek bir şeyler. Şubeye seyir halinde iken araçta yedik ekmek arası yiyeceklerimizi. Yemek artığı çöpleri de poşetlere koyup ayaklarımızın yanına bıraktık.

             İşte! Başlangıçta çöpe atılan altınların hikâyesi böyleydi.

    
 Asıl trajikomik bomba, ifadeleri almaya başlayacağımız sırada patladı. 
                                 
             Büro amirimiz izinde olduğu için, şubeye döner dönmez bilgi vermek için asayiş müdürümüzü aradım. Başmüdürümüzün yanına gitti, dediler. Hemen başmüdürümüzün özel kalemini aradım. Asayiş müdürümüz yeni makama girdi, dediler. Çok acele dedim bir kağıda not yazın içeri girip kendisine verin.”Öğlenki gasp aydınlatıldı. Şüpheliler ve gasp edilen altınlar elde” diye.

               Yaklaşık on dakika kadar sonra asayiş müdürümüz beni aradı. Memnuniyeti sesinden anlaşılıyordu.”Tüm arkadaşlara benim adıma teşekkür et. Ben tam faili meçhulün bilgisini verirken sizin olayı aydınlattığınızın notu geldi. Emniyet Müdürümüz de çok sevindi. Helal olsun” Ne yalan söyleyeyim ben de çok sevinmiştim, şubemizi ve müdürümüzü onore edebildiğimiz için.
                 Dur! Bitmedi. Asıl trajikomik bomba, ifadeleri almaya başlayacağımız sırada patladı. İfade için,  üç şüpheliyi şubenin koridoruna çıkarmışlardı. Yan yana duruyorlar; başında da bir memurumuz bekliyordu.

                - “Yahu kardeşim! Adam gasp yaptığı yerde, üzerinden not yazılı kâğıt düşürür mü? “ dedim yanlarından geçerken gülerek. İki kardeşin büyük olanı, kardeşini işaret ederek ne cevap verse beğenirsin?

                 - “Biz o notu düşürmedik ki. Bilerek oraya bıraktık. Hep bu salağın yüzünden.”  Anlamamıştım. Benim anlamadığımı anlayınca, o da anlatmaya devam etti.

                 - ”Bu mal dedi ki. Polisleri başka tarafa yönlendirelim. Bir kâğıda uyduruk bir adres yazıp asansöre düşürmüş gibi yapalım. Polisler o nottaki adresi araştırırlar. Bizi bulamazlar. Biz de bu salağın aklına uyduk.”

                  Bıraksak kardeşini parçalayacaktı. Kardeşi de kıpkırmızı olmuştu. Kafasını öne eğmiş ayak uçlarına bakıyordu. Şok olmuştum. Gülsem mi ağlasam mı anlayamadım. “Yok, böyle bir şey” dedim kendi kendime.”Adamlar iyice uçmuşlar, galiba çok fazla film izlemişler” Diye düşündüm.

              Sanki soruşturma yapmıyorduk da çadır tiyatrosunda oyun sergiliyorduk. Oyunun adı da olsa olsa        “ Cin olamadan adam çarpmaya kalkmanın hazin sonu.” Olurdu herhalde.

                    Olayın hikâyesi ise her zamanki gibi. Geçen sene, anneleri mağdurenin evine temizliğe gidiyor. Bunlar da birkaç kez annelerini almak için uğruyorlar. Oradan biliyorlar evde sadece yaşlı karıkocanın yaşadığını ve mağdurenin kolundaki bilezikleri. Kendilerince basit bir keşif de yapıyorlar. Bakıyorlar ki, her öğlen adam alışveriş için evden çıkıyor. Ona göre yapıyorlar planlarını. Altınları gasp ettikten sonra hemen satarsak yakalanırız; diye turşu bidonuna saklıyorlar.

                        Cahillerdi, gerçekten çok cahillerdi. Bir yandan bu gençlere içim acıyor, bir yandan da olayı aydınlatmanın sevinci yaşıyordum. Buruk sevinç. Soruşturmacı polisin sevinci hep buruktur zaten.


         Biz büyük polisiz ayakları


               Her üçü de çıkarıldıkları adli makamlarca tutuklanmıştı. Ekip adliyeden şubeye dönmüştü. Hüseyin’i yanıma çağırıp sordum.
                      
                  - “ Hüseyin faillerin tespitinde benim bilmediğim bir numara yok değil mi? Adamları yine elinizle koymuş gibi buldunuz da.”

                   - “Yok, valla komiserim, bu sefer yok.” Dedi Hüseyin sırıtarak.

                  Hüseyin’le bu muhabbetin sebebi yakın tarihte yaşadığımız bir olaydı. O günlerde meçhul bir sapık çok sayıda yalnız yaşayan kadına tecavüz etmişti. Adamın kim olduğunu bir türlü bulamıyorduk.

                       Bir gün Hüseyinler bir şahıs getirdi şubeye.”Tecavüz olaylarının faili bu komiserim.” Dediler ısrarla.

                        “İyi de kardeşim nerden biliyorsunuz failin bu olduğunu? Hem nasıl tespit edip yakaladınız adamı?” Diye sorduğumda lafı dolaştırıp durdular. “Yok tecrübe, yok istihbari çalışma, yok alemi biz tanırız, biz büyük polisiz ayakları.”

                         İşin garibi adam gerçekten de olayın faili çıkmıştı. Olay yerlerinden alınan meni izleri ile adamın DNA’sı tutmuştu. Tuttum ben de müdür beye rica edip bunlara takdir belgesi verdirdim. Daha sonradan öğrendim ki, tecavüz olayı ihbarlarından birine tüm ekiplerden önce gitmişler. Failde o olay yerinde kimliğini düşürmüş. Bunlar da bulup kimseye çaktırmadan saklamışlar. Faili de oradan bulmuşlar. Onun için sormuştum Hüseyin’e bu olayın aydınlatılmasında sakladıkları bir şey var mı? diye.
                          
                   Madem yoktu, görevlilerimiz de gerçekten çok güzel iş çıkarmışlardı.

                 



  

5 Temmuz 2014 Cumartesi

KAPLAMA

                                                             


O Mahzun Ben Mahzun Sessizce Oturduk.

- İnanmazlar ! Vallaha inanmazlar! Dedi ve bir sağımdaki komiser arkadaşıma bir de bana baktı sonra bir kez daha mırıldandı kendi kendine Dadaş Orhan:
- “Bir başkomser ve bir de komserle beraber yattım cezaevinde” desem, kim inanır ki gardaş bana sivilde.

98'yılı… Askerdeyim… Otuz yaşından sonra, Baş komiser rütbesinde iken nasipmiş askere gitmek. Yıllarca polise askerlik kaldırılacak diye bekledik. Kalkmayınca en sonunda kısa dönem olarak geldik askere.  Evliydim ve biraz daha beklesem birlikte askerlik yapacağım iki evlat babası idim. Hakikaten çok zor oldu bu şartlarda askerlik yapmak. Aklıma gelmişken,  biz askerlik yaptıktan yıllar sonra da olsa; polislerin askerlik yapmasını kaldıran yasal düzenlemeye emeği geçen herkesi buradan kutluyorum.
             Çok farklı arkadaşlarla tanıştım asker ocağında. Kuzeyinden güneyine,  doğusundan batısına ülkemizin her tarafından farklı insanlarla. Aynı duyguyu Polis Koleji’ne girdiğimde de yaşamıştım. Ama oradakiler nihayetinde zorlu bir sınavı kazanan seçkin insanlardı. Oysa asker ocağı öyle mi? Toplumun her katmanından insan var orada. Baş komiser olduğumu, hele bir de Ankara’da Cinayet Büro Amirliği yapmış olduğumu öğrenenler önce çok şaşırıyor, sonra da; koyu bir muhabbete koyuluyorlardı.
              Öyle ya; nasıl çözülürdü, onca cinayet! Merak ediyorlardı doğal olarak. Tanıdığım her asker arkadaşımda Anadolu insanının ne kadar da kalender olduğuna bir kez daha şahit oluyordum. İnanılmaz güzellikte dostluklar kurmuştum. Hatırladıkça hala mutlu olurum.
Şair demiş ya: “Ankara’nın en güzel yanı, İstanbul’a dönüş anı”. Askerliğin en güzel yanı da; aslında terhis anı. Terhis sabahı 10 dan geriye şınav çekip kepini fırlatan her gidenin ardından bize de nasip olacağı gün yakındır, deyip vira bismillahla yeniden koğuşun yolunu tutmak, geriye doğru şöyle bir bakıyorum da bunlar da zevk veriyor şimdi insana. Her neyse; Sivaslı bir arkadaşım vardı. Bu vesile ile onu da buradan anlatmış olayım ki Anadolu insanının bin türlü haline tercüman olsun. Halim selim bir delikanlıydı. Terhis günü yaklaşmasına rağmen yüzünde sevinç emaresi görülmüyordu. Dayanamayıp sordum bir gün:
- Güzel kardeşim, bak terhis olmak üzeresin. Sevineceğin yerde son derece üzüntülü duruyorsun. Hayırdır?
- Ana yok, baba yok ağabey, her ikisi de öldü. Bir abim var şu hayatta. Yanına gitsem yengem istemez beni. Abim desen; gözümün içine bakar, ne zaman gideceğim diye. Oysa bura iyiydi. Yatacak yer var, yemek var. Senin anlayacağın ne gidecek yerim var, ne sahip çıkacak bir büyüğüm. De bakalım, nasıl sevineyim ben bu durumda.

              Nazım Hikmet’ten “Memleketimden İnsan Manzaraları”, donmuş kalmışım. Hiçbir şey diyemedim Sivaslıya. O mahzun, ben mahzun sessizce birlikte oturduk uzun süre. Çok acımıştım garibana. Ne hayatlar vardı şu garip dünyada. İçerisinde bulunduğum nimetlerin kıymetini bir kez daha çok iyi anlamıştım. 

Şimdi Bizi Attılar

Uzattım biliyorum. Hadi gel artık hikâyeye diyorsun. Dadaş Orhan’ı  merak ediyorsun! 
Neyse gelelim o zaman söze; askerde komiser arkadaşımızla bir hafta kadar disiplin koğuşu cezası almıştık. Hani “yanlış anlaşıldık” diyeceğim ama meslek hayatım boyunca en çok karşılaştığım bu söz karşısında; polis hikâyeleri okuyan ve meseleye az çok vakıf olan senin bile yüzündeki ifadeyi tahmin edebiliyorum… Hülasa,  Meşhur adıyla diskodayız. Bir çeşit askeri cezaevi… Kader diyelim... Meslek hayatımızda hep biz birilerini nezarethaneye, cezaevine atmıştık. Şimdi bizi attılar. Ne yapalım her şey insanoğlu için. Belki de meslek hayatımın ileri aşamalarında empati yapmam için bulunmaz bir nimet. Hadi suçumuzu itiraf edeyim bu arada. “Koğuşta yasak olduğu halde sigara içmek.” Senin anlayacağın yanlış anlama falan yok, düpedüz suç işledik ve ceza aldık işte. O günlerde ilk başta çok üzüldüğüm bu hadiseyi askerlikten sonra hatırladıkça hep gülerim halime.

İnanmazlar! Valla İnanmazlar
           
Hadise duyulur duyulmaz tüm tugay çalkalandı. Zaten meşhurduk, bir anda çok daha meşhur olduk. Disko’ya girdik nihayetinde. Ama biz girdiğimizde, diğer cezalılar dışarıda, kendilerine verilen cezai görevleri yerine getiriyorlardı. Akşamüstü geldiler. Bizi duymuşlar ve son derece şaşırmışlardı. Öyle ya; bir baş komiser ve bir komiser diskoda, bankta yan yana oturuyorlar. İçeri girdiklerinde; son derece sempatik tavırları olan bir tanesi gelip aramıza oturdu. Kara kuru 25 yaşlarında bir delikanlı.
             Sürekli aynı hareketi yapmaya başladı. Sanki ilk kez çok değişik varlıklar görmüş gibi şaşkın bir şekilde bir komiser arkadaşa bakıyor bir bana bakıyor ve "inanmazlar, valla inanmazlar" diye söylenip duruyordu.
Sordum kendisine,

           - Hayırdır kardeş, neye inanmazlar, kim inanmaz?
            Başladı anlatmaya. "Ağabey, benim adım Orhan. Erzurumluyum. Sivil hayatta kulüpte çalışırım. Lakabımda kulüpçü Orhan. Silahla adam yaralama suçundan dört yıl cezaevinde yattım. Birçok kez polis tarafından gözaltına alındım. Ağabey kusura bakma; şimdi ben askerlik bitince memlekete gittiğimde: “Bir baş komiserle hem de Ankara Cinayet Büro Amirliği yapmış bir baş komiserle ve bir komiserle askeri cezaevinde yattım.” Desem, bana kimse inanmaz.
 Başladık hep beraber gülüşmeye. Hakikaten çok trajikomik bir andı. Orhan’ın bu tavırları, bozuk olan moralimi düzeltmeye yetmişti.
Bu arada tugaydaki tanıdığım meslektaşlarımın akşamüzeri ellerinde sigara, yiyecek, içecek paketleriyle bizi ziyarete gelmeleri. Oluşturduğumuz muhabbet ortamları Türk filmlerini aratmayacak güzellikteydi. Bu arada gardiyan arkadaşlara verdiğimiz sigaralar sayesinde ziyarete gelen arkadaşlarım gecenin ilerleyen saatlerinde gidiyorlardı. Onlar gittikten sonra da; getirilen nevalelerle cezaevinde birlikte yattığımız arkadaşlarla sohbet başlıyordu.

Ağabey O Adamı Ben Vurmadım

Disiplin koğuşundaki cezalı arkadaşların çoğu, sivil hayatta da bazı suçlardan sabıkalı tiplerdi. İlk başta hem onlar, hem biz biraz tedirgin olmadık değil; lakin biraz zaman geçip birbirimizi tanıdıkça, tedirginliğin yerini samimiyetler aldı. Çoğunun ekonomik durumunun hiç de iyi olmadığı hemen anlaşılıyordu zaten. Meslektaşımla birlikte dışarıdan yiyecek, içecek getirtip onları incitmeden ikram etmeye çalışıyorduk. Bu yaklaşım ortamı iyice ısıtmış, keyifli hale getirmişti. Herkes halinden memnundu.

           İşin garibi diğer cezalılar bize hiçbir iş yaptırmıyor, bir dediğimizi iki etmiyorlardı. Günler geçtikçe kulüpçü Orhan'la diğerlerine göre samimiyetimiz daha da arttı. Orhan, haliyle tavrıyla tipik bir dadaştı. Son derece mert, kalender bir yapısı vardı. Ayrıca sempatik birisiydi. Bana karşı öyle hürmetkâr davranıyordu ki; mahcubiyet duymaya başlamıştım. Aynı zamanda son derece iyi niyetli, yardımsever bir gençti. En önemlisi samimi ve doğal bir insandı. Cezamız bitmiş normal bölüklerimize dönmüştük ancak onunla olan muhabbetimiz hep devam etti. İyice kanka olmuştuk. Muhabbet ediyorduk etmesine de; Orhan'ın aslında bana bir şeyler anlatmak veya sormak isteyip de sürekli vazgeçtiği hissine kapılmıştım. Nasıl olsa bir gün açılır diye düşünüyordum.

                 Ve işte o gün gelmişti. Orhan nihayet açıldı. Akşam yemeğinden sonra buluşmuş kenarlarda bir yerde sohbet ediyorduk. Kimseye anlatmayacağıma, kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğine söz verirsem bana bir şey sormak istediğini söyledi. Fısıldar bir şekilde. Kendisine tebessüm ettim. Başladı anlatmaya.
           -Hani ben sana “tabancayla kulüpte bir adam vurdum, bu nedenle dört yıl cezaevinde yattım” demiştim ya;
           - Evet kardeş…
           - İşte ağabey o adamı ben vurmadım.
           - Nasıl ya, anlamadım!
           - Ben adam vurulduğunda kulüpte bile değildim. Adamı kulübün sahibi olan eniştem vurmuş.
           -Allah, Allah. Eee..
           -Biz ailecek çok fakiriz ağabey. Eniştem ise çok zengin. Bütün ailemize o bakıyor. Neyse. Adamı vurduktan sonra benimle konuştu. Olayı üstlenmemi, polisleri ayarladığını, bir sorun çıkmayacağını söyledi.
            - ……
            - Bütün ailem eniştemin eline bakıyor. O olmasa biz aç kalırız. Ne yapayım? Mecbur kabul ettim. Beni olayın silahı ile birlikte polislere teslim etti.

Polisler Bunu Niye Yaptılar? Bu Yaptıkları Neydi?

Anlatılanlardan ciddi şekilde rahatsız olmuş, moralim bozulmuştu. Orhan da bunu fark etmiş olacak ki kısa bir sessizlik oldu o esnada. Bir müddet sonra kaldığı yerden anlatmaya devam etti. Asıl o zaman duyduklarımdan dolayı kan beynime sıçradı.
           
- Ağabey, benim anlamadığım ve sormak istediğim şu. Beni teslim alan polisler şehir dışında boş bir araziye götürdüler. Olay silahını elime verip havaya ateş ettirdiler. Daha sonra, bir pamukla ateş ettiğim elime bir şeyler sürdüler.
- ……….
- İşte ağabey. Polisler bunu niye yaptılar? Bu yaptıkları neydi? Bunu anlamadım. Yıllardır düşünür dururum. Korkumdan da bir türlü kimseye soramadım.

Orhan'ın anlattıkları beni dehşete düşürmüştü. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Doğruyu mu anlatsam, geçiştirsem mi? Diye düşündüm bir süre.
            Eğer anlattıkları doğru ise art niyetli meslektaşlarımız olayı üstlenen kişinin olayın faili olduğu kanaatini güçlendirmek için sahte delil üretmişlerdi. Orhan'ın alınan el svabında barut izleri çıktığını, o nedenle olayın failinin Orhan olduğunu ortaya koymaya çalışmışlardı. Ve Orhan'ın bu olaydan mahkûm olduğu düşünülürse bunu da başarmışlardı. Ah ki ne ah!

           
           Ne diyecektim şimdi ben Orhan'a? Nasıl anlatacaktım yapılanları? Anlatmasam garibana ayıp olacak, anlatsam her neyse. Kısaca bir şeyler söylemeye çalıştım. Yıllardır aklını kemiren soruların cevabını anlayabileceği şekilde anlatmaya çalıştım. Polislerin olayın failinin kendisinin olduğunu ispat etmek için sahte delil ürettiklerinden bahsettim. El svabının ne olduğunu anlattım.
Ve "Orhancığım kusura bakma, ben olayın doğrusunun ortaya çıkması için uğraşmak zorundayım"   dedim.

           Boynunu öyle bir büktü ki, "Ağabey, bunları benim sana anlattığım ortaya çıkarsa beni yaşatmazlar, bütün ailemde çok zor durumda kalır."

İşlemediğin Bir Suçtan Dolayı 4 Yıl Cezaevinde Yatmak
           
 İçim öyle bir yandı, öyle bir acıdım ki; ne yapacağımı şaşırmıştım.  Tanıştığımızdan beri Orhan’a hep acımış, haline hep üzülmüştüm. Bu olayı dinledikten sonra daha çok acımaya başladım. Ne demek çaresizliğinden ve işlemediğin bir suçtan dolayı 4 yıl cezaevinde yatmak? Ya buna vesile olanlara ne demeli? Hele hakkaniyet ve adalet için giydikleri üniformanın içinde bunu yapanlara, ne diyeceksin? Bence ne bu dünyada, ne de öte tarafta bunların iki yakası bir araya gelmez ve gelmesin.

 İbreti Âlem İçin Bunlara En Ağır Cezayı Vereceksin     

 Bu konuda daha sonra ne mi yaptım? O sır, istersen bende kalsın.
                            
             Malum, mazi polisliğinde "kaplama" diye bir terim vardı. Orhan'ın hikâyesi tipik bir kaplama olayıydı:
             Bir olayın asli faili ve failleri yerine; bilerek, belli menfaatler temin edilmek suretiyle, olayı üstlenen, olayla hiçbir ilgisi olmayan şahıslara, olayın faili imiş gibi işlem yapılmasıdır KAPLAMA. İnsan olan insanın kanını donduran bir düzenbazlıktır senin anlayacağın. Meslekte en kızdığım tiplerdir bunlar. İbreti âlem için bunlara en ağır cezayı vereceksin.

     Sence Orhan’ın yalan söyleme ihtimali var mı? Bence mümkün değil…
                
                Gördün mü askeri cezaevinde kalmak bize ne de çok şey öğretmiş. Orhan’ın ilk tanışmamızda dediği gibi “inanmazlar valla inanmazlar!” denilecek cinsten hikâyeler ama gerçek hikâyeler…